1. HABERLER

  2. GÜNCEL

  3. Yasin Aktay’ın yeni kitabı “Korku ve İktidar” kitapçılarda
Yasin Aktay’ın yeni kitabı “Korku ve İktidar” kitapçılarda

Yasin Aktay’ın yeni kitabı “Korku ve İktidar” kitapçılarda

Stratejik Düşünce Enstitüsü (SDE) başkanı Prof.Dr.Yasin Aktay’ın yeni kitabı “Korku ve İktidar” kitapçılardaki yerini aldı.

A+A-

Pınar Yayınları’ndan çıkan kitapta, korkunun sosyal hayatta bir iktidar olup olamayacağı sorusuna Aktay yanıt aradı. Hemşehrimiz Aktay, kitapta ayrıca Türkiye’nin bir dönem yaşadığı güncel olaylar ile ilgili yazılarına da yer verdi.

 

 

Sunuş:

 

Korku sosyal hayatta bir iktidar kaynağı olabilir mi? İlk anda tuhaf gelebilecek bir sorudur bu. Hem korkup hem de nasıl iktidar sahibi olunabilir ki? Üstelik korkan kişi tam da korkunun doğası gereği insanı en iktidarsız anında yakalanmışken, korkusu yasin aktay - korku ve iktidar kitabınasıl bir iktidara kaynaklık edebilir? Korkutucu araçları elinde hatta tekelinde tutan iktidarın korkusu ne kadar sahici bir korkudur ve bu korkudan tekrar nasıl bir iktidar hasıl olabilir?

 

Bu sorular öyle zannediyorum ki korku ile iktidar arasında son zamanlarda yaşadığımız garip ittifakın gözler önünde olduğu bir ortamda fazla yadırganmayabilir. İktidar sahibi tabii ki korkabilir. Bu korkunun iki boyutu olabilir. Elindeki iktidarı kaybetme korkusu şeklinde tezahür eden boyutu bir yanda, diğer yanda ise korkmuş gibi görünerek, veya kendi tebasını korkutarak bu korku üzerinden bir iktidar kurma boyutu. İktidarın elden kaybolması korkusu tabii ki sahici bir korkudur. İktidarı eline geçirdikten sonra bunun yitip gideceğinden korkmadan devr-i iktidarını sürdüren muktedirler çok nadiren bulunabilir. Bütün bir iktidar, zenginlik veya aslında sahip olunan her şeyin içinde az veya çok bir kaybolma, bir ayrılık, bir kopma korkusu da bulunur. Buna psikologlar korku yerine kaygı da diyebilirler.

 

Oysa burada bahsettiğimiz şey insanın varoluşunun en doğal hallerinden biri olarak böylesi bir korku veya kaygı durumundan değil, korkunun kendisinin bir iktidar üretmesi halinden bahsediyoruz. Korktuğu için korku nesnesi üzerinde bir iktidar kurma, ona zarar verme hali. Haşerat korkusu, onları yok etmeye yönelen ilginç bir korku mesela. Rahatlıkla yok edebildiğiniz bir cisim aynı zamanda bir korku nesnesi olabiliyor.

 

İnsanlar arasındaki korkunun işleyişi kuşkusuz daha da karmaşık. Korkulan insanlar üzerinde, tıpkı haşeratlara karşı uygulanana yakın bir yok ediş, izolasyon veya ayrımcılık uygulanabiliyor. Yahudilere karşı, Çingenelere karşı uygulanagelmiş bütün baskılar onlara dair korkularla iç içe olmuştur. İstenildiğinde kolaylıkla soykırıma tâbi tutulabilecek kadar az veya iktidardan uzak insan grupları böylece bir korkunun kurbanı olabiliyorlar. Böylece korku nesnesi olarak tanımlanan insanlar genellikle baskıcı-ayırımcı bir iktidarın işleyişinin de en önemli alanı haline gelirler. Şu veya bu tip insanlardan hayatımız boyunca korkarız. Bu korkuyu, ne kadar söylemimizin bir parçası haline getirebiliyorsak o kadar çok onlara karşı onların üzerinde bir iktidarın alanını da tanımlarız.

 

Korkuyu harekete geçirmek üzere anlatılan hikayeler de bir tür bilgi üretir. Bu bilginin doğru veya yanlış olması çok önemli değildir. Sonuçta Fransız filozof Michel Foucault’nun bilgi ve iktidar arasında işaret ettiği o çekim alanına gireriz. Aslında “Bilgi güçtür” önermesi, modern dünyada bilgi ile iktidar arasında kurulan en gerçekçi denklemlerden biriydi. Aydınlanma düşünürlerinin kabaca ifade ettikleri bu düşünce, Foucault’nun iktidara ilişkin özgün yaklaşımıyla özgün bir iktidar teorisi olarak en ilginç halini aldı. Burada bilgi sahibinin elde ettiği kritik bilgiler sayesinde başkalarına karşı avantajlı duruma geçmesinden daha temel, daha esaslı, daha ontolojik bir iktidar yoluna işaret ediliyor. Bilgiyi üreten, nesnesini tanımlayan iktidarı da kurar. Bilgi ürettikçe iktidarı da şekillendiririz. Ama üretilen bilgi genellikle söylem içinde uygulanan ve bir kişinin iktidarından ziyade kendi kendine işleyen bir mekanizmaya dönüşür. Bilginin içine sinmiş söylemsel ögeler bir dizi tanımlamayı, belirlemeyi de içeriyor. Ürettiğimiz bilginin aynı zamanda nesnesi de olduğumuzdan, bilgiyi işleyip konuştukça o iktidar alanına kendimizi de atarız. Böylece iktidarın aynı anda hem öznesi hem nesnesi, daha açık ifadeyle hem faili hem kurbanı oluveririz. Bu da bilginin iktidarla olan ilişkisinin en paradoksal yanıdır. Bu yanıyla kimse iktidarın mutlak sahibi de değildir aslında. En muktedir görünenler bile iktidarlarını belli bir söylemsel düzeneğe “tâbi” olmalarına borçludurlar. Devletin, vatandaşını baskı altında tutan söylemi işlemeye başladıktan sonra geri çekilmesi, devleti büyük maliyetler gerektiren bir mecburiyetin içine çeker. Devletin ideolojik söylemi, bir bilgi olarak üretilip anlatıldıktan sonra devlet için bile artık ondan dönülmsi zor bir iktidar alanı haline gelir. Burada kitlelerin devlet üzerinde uyguladığı iktidar genellikle görünmez ama devletin kitleler üzerinde uyguladığı iktidar daha fazla göz önünde bulunur. Bilgi ve iktidar arasında kurulan bu ilişki, üretildiği andan itibaren kontrolden de çıkan ve öznesi de bir süre sonra belli olmayan bir sürece dönüşür. Yine de her söylemin içinde iktidarın, birileri için büyük avantajlar, başkaları için de dezavantajlar ürettiği gerçeği değişmiyor.

 

Anti-semitizm veya İslamofobya, biri Yahudiler hakkında diğeri de Müslümanlar hakkında, onların korkunçlukları, zararlı oluşları, dünyayı ele geçirmeye çalışmak üzere plan ve programlara sahip oldukları yönünde bir dizi korkutma söylemine dayanıyor. Garip bir biçimde bu tür korkular iki türlü iktidar üretiyor; kendilerinden korkulanların giderek artan gizem ve iktidarları, bir yanda da bunları bastırmak, yok etmek üzere harekete geçen bir güç aygıtının iktidarını. Yahudi komplosu hakkında yazılıp çizilenler, bir yandan güçlü bir anti-semitizm söylemi olarak Yahudilere karşı üretilen ayırımcılıkları körüklerken, bir yandan da bir Yahudi gücü efsanesini her tekrarlandığında daha fazla üreten ve istense yapılamayacak türden büyük bir reklam etkisi oluşturmaktadır. Kuşkusuz bu reklamı açık ve barış ortamında yaşayan bir toplumda bir iktidara tahvil edebilecek durumlar oluşabilir ki, buraya kadar herhalde bir sorun yok ama bu reklam genellikle ayırımcılıkları ve husumet duygularını tetiklediği ölçüde trajik sonuçlara yol açabiliyor. O yüzden bir ırk, din veya insan grubu hakkında korkutucu söylemler üretmenin yol açabileceği maliyetler konusunda anti-semitizm tipik bir model oluşturmuştur. Irkçı-nefret söylemlerinin de öncelikle korkutmakla başladığı gerçeği bu modelin önemli bir bölümünü oluşturmuştur.

 

Birilerini korkunç planların aktörleri olarak hedef haline getirmenin, komplo teorileri kurarak bu komplolarda kendilerine merkezi roller atfetmenin, belli bir gruba karşı nefret duygularını beslediğinde kuşku yok. Böylece kendilerinden korkulan kişiler ilginç bir biçimde aslında dışlanan ve üzerlerinde bir iktidarın en dışlayıcı, bastırıcı ve inkar edici biçimlerinin uygulandığı insanlar haline gelirler. Korkan kişi güçlü olunca korkulanın vay başına gelenler. Hiç de adil olmayan bir ilişki gelişir buradan. Korkan bir dizi dışlayıcı, bastırıcı hatta imha edici mekanizmayı elinde bulunduran taraf ise, artık bir insanlık trjedisini daha izleyebiliriz her seferinde.

 

Bu kitabın giriş makalesi University of Maine’de mesai arkadaşlarım olan Jon Oplinger ile Richard Talbot’la birlikte ortaklaşa çalıştığımız bir projeye dayanıyor. Jon Oplinger’in daha kapsamlı çalışmaları dünyada korku ile iktidar arasındaki ilişkiyi modelleyen zengin bir örneklem sunuyor. Amerika’dan Rusya’ya, Ortaçağ Avrupa’sından yeni Avrupa’ya ve oradan da Latin Amerika’daki birçok örneğe uzanarak devletlerin toplumda iktidar kurmak üzere belli bazı grupları nasıl korkunç mahluklar haline getirecek şekilde bir korku kaynağı olarak sundukları anlatılıyor. Oplinger ve Talbot ile bu yolun son derece sıradan bir iktidar yolu olduğunu göstermeye çalışıyoruz. Bu mekanizmanın Türkiye ayağı hem daha güncel hem de daha öğretici olabilir. Cumhuriyet döneminde yaratılan komünizm, bölücülük ve irtica komploları ile toplumda nasıl bir otoriter ve baskıcı rejimin ayakta tutulmaya çalışıldığı biliniyor. Her birinden dolayı güçlü bir devlet denetimi ve dışlayıcılığına mazeret üretilen bu tehdit söylemlerinde esas unsur “korku” olmuştur hep. Korkulanların (komünist, mürteci, Kürt, Ermeni) hiçbirinin devlete ciddi bir zarar verebilecek hali yoktur. Ama onlardan korkmak sayesinde devlet iktidarı tam bir süreklilik kazanabilmiş ve pekişmiştir.

 

2007 yılında Cumhurbaşkanlığı seçimi dolayısıyla Türkiye’de devletin ideolojik aygıtlarından Cumhuriyet Gazetesi’nin başlattığı kampanya da bir korkutma kampanyasıydı. “Tehlikenin farkında mısınız?” başlığı altında sunulan kampanyada açıkça, eşi başörtülü birinin cumhurbaşkanı olmasının Cumhuriyetin bütün kazanımlarını yok edeceği, insanları ortaçağ karanlıklarına götüreceği korkusu telkin edilmeye çalışıldı. Cumhuriyet kavramı hakkında yeterince duyarlı olmayabileceklere de “yaşam tarzlarının” tehdit altında olduğu hissi verilmeye çalışıldı. Söyleme göre Cumhurbaşkanlığı bir “kale” olarak düşünülüyor ve bu kale de düştüğü takdirde bir canavar olarak resmedilmiş olan irticanın giremeyeceği bir yer, müdahale etmeyeceği hiçbir insan ve alan kalmamış olacak. Bir tür canavar bedenlerimizin taa içine kadar nüfuz edecek ve bizi başka bir şeye dönüştürecekti adeta. Bu esnada bütün televizyon programlarında AK Parti mensupları insanların hayatlarına müdahale etmeyeceklerine dair rahatlatıcı beyanlarda bulunmaya mecbur bırakıldılar. Buna göre, insanların “haklı” korkularını gidermek gerekiyordu, bunu yapmak da AK Partililere düşüyordu. Neydi korkuları gidermenin yolu? Daha doğrusu bu korkuyu gidermenin gerçekten bir yolu var mıydı? Ya bu korku tam da bir geçim kaynağı, bir iktidar aracı ve kaynağı olarak kullanılmakta idiyse? Bu korkuyu gidermenin nasıl bir yolu olabilirdi ki? En iyi ihtimalle bu araçsallaşmış korkuya gerçekten samimi bir biçimde kendini kaptırmış olanların korkularını gidermenin belki tek yolu aslında AK Parti profilindeki insanların her türlü vatandaşlık haklarından feragat ederek sosyal hayattan çekilmeleri olabilirdi. Cumhurbaşkanı olma hakkından, üniversiteye devam etmekten, giderek kamusal alanda görünmekten sırf başkası sizden korkuyor diye vaz geçmeniz isteniyorsa, bu korku gerçekten her bakımdan irdelenmeyi hak eden ilginç bir psikanalitik vakaya dönüşmüş oluyor. Bu korkunun giderilmesi için sizin yapabileceğiniz bir şey yok gerçekten ama bu korkunun bir tedaviye ihtiyacının olduğu kesindir.

 

Bu kitabın ilerleyen sayfalarında konunun gündemde olduğu zamanlarda işaret ettiğimiz bir anekdota yer veriliyor. Cezayirli aktivist Frantz Fanon’un Siyah Deri Beyaz Maske isimli kitabında anlattığı anekdotta, karşıdan karşıya geçerken kendisini gören bir küçük beyaz çocuğunun annesine “anne bak zenci, korkuyorum!” diyerek kucağına atılması zikrediliyor. Bu olay karşısında zencinin, hayatı boyunca kendi varoluşunun başkasına saldığı korkuyla nasıl baş etmesi gerektiği analiz ediliyor. Zencinin saldığı bu korku dolayısıyla kendi hayatı üzerinde bir kısıtlamaya gidilmesi, yakın zamanlara kadar ABD ve Güney Afrika’daki Apertheid politikalarında söz konusu olan bir uygulamaydı. Oysa bu korku en iyi ihtimalle bir hastalıktır ama bu korkudan dolayı korkan kişinin bir avantaj elde etmesi hiç de adil değil. Bir ihtimalle çocuk kucak istiyordur ve annesinin kucağına atılmak için zencinin varlığını bir bahane olarak kullanmaktadır. Diğer tarafta zencinin beyazdan duyduğu korku çok daha gerçek, ama bu korku belki gerçek olduğu için hiçbir avantaj üretmiyor aksine sadece sürekli haklı çıkarılan bir endişeye yol açıyor. Başkalarının kendi elinde olmayan nedenlerden dolayı ortaya çıkan korkularından dolayı hayatı bir zindana dönüşebiliyor.

 

Başörtüsünden dolayı okullara bile alınmayan sayıları milyonları bulan mağdur insanlar ortadayken, günün birinde başların zorla örtülebileceği korkusunun nasıl bir iktidar kaynağı olabildiğini anlamak zor olmasa gerek. Yaşam tarzları fiilen her gün türlü ihlallere maruz kalan dindar insanlar, günün birinde başka insanlara kendi dindar çerçevelerini zorla benimsetebilecekleri iddiasıyla korku konusu haline getirilebiliniyorlar. İşte bu korku, bu insanların her türlü vatandaşlık hakkından özgürce ve eşitçe yararlanmalarına karşı uygulanan hak ihlallerini meşrulaştırabiliyor. O dindarlar her türlü ayırımcılığı hak ediyorlar, buna ayırımcılık bile denmez, çünkü fırsat verildiğinde çok daha beterini yapabilecek potansiyele sahipler.

 

2007 yılından itibaren yürütülmeye başlanan Ergenekon davası dolayısıyla ortaya bir bir çıkan gerçekler, yıllarca bu korkunun nasıl profesyonelce üretilmiş olduğunu ortaya koymuş bulunuyor. Doğrusu bu yazıların birçoğu bu ilişkiler ağı hakkında somut bir bilgi ufkuna sahip değildiyse de bu ilişkileri birebir tahmin edebiliyordu. Dikenli Tel ve Vücut Avcıları isimli çalışmada sunulan teorik çerçeve için Türkiye’nin 28 Şubat ve 27 Nisan süreçleri hakkında Ergenekon davası ile deşifre olan ilişkiler çok zengin bir ampirik malzeme sunuyor. 

 

* * *

 

Korkunun bir iktidar üretme niteliği böylece sosyolojik olarak kanıtlanmış sayılabilir. Bir duygu olarak korkunun, diğer bütün duygular gibi sosyolojinin dikkatine sunulmasında büyük yarar var. Toplum salt bir işbölümü olarak bir makine gibi çalışmaz. Sosyal eylem de salt rasyonel davranışlardan ibaret değildir. Belki motivasyon sosyolojisi bağlamında daha önce Max Weber’in söz konusu ettiği çerçeveyi tekrar hatırlamakta, ama tabii ki bu arada genişletmekte fayda vardır. Boğaziçi Üniversitesi Sosyoloji Bölümü Öğretim Üyesi Nükhet Sirman’ın bu konudaki çalışmaları Türkiye’de duygulara dikkat çeken ilklerdendir. Hem Fanon örneğine hem de duygu sosyolojisinin önemine dikkat çeken konuşmaları benim için her zaman esinleyici olmuştur.

 

Bu kitapta yer alan yazılar bu bağlamda, Türkiye’nin belli bir döneminde güncel konulara bir refleks niteliğinde verilmiş cevaplar olarak okunabilir. Mahalle baskısı tartışmalarından Hrant Dink’in katline, Cumhuriyet mitinglerinden Cumhurbaşkanlığı seçimine, Muhafazakârlaşma ve ötekileştirme ithamı üzerinden üretilen daha yoğun ötekileştirmeye ve hem Türkiye hem de dünyadaki İslamofobya örneklerine kadar değişik konularda “korku” unsurunun bir iktidar kaynağı ve aracı olarak kullanımını konu edinen yazıları okuyacaksınız. Orijinali daha önce İngilizce olarak hazırlanmış olan “Dikenli Tel ve Vücut Avcıları” isimli yazı İnsan Hakları Dergisi’nde yayımlandı. Öncelikle o çalışmayı beraber yaptığımız University of Maine’den arkadaşlarım Oplinger ve Talbot’a sağladıkları çalışma ortamı ve her türlü katkıları dolayısıyla, ayrıca da yazıyı Türkçeleştirme işini organize eden ve yayımlayan EDAM koordinatörü Alparslan Durmuş’a teşekkür borçluyum. Diğer yazılar ise Yeni Şafak Gazetesi ve Anlayış dergisinde yayımlanmış yazılardan oluşuyor.

 

Bu çalışmayı kitaba dönüştürme fikri Pınar Yayınları editörlerinden sevgili Asım Öz’e aittir. Kendisinin ısrarlı ve takipçi tutumu sayesinde bu çalışma bu çerçeve içinde sunuluyor. Kendisine, bu çalışmaları bir araya getirme hususunda beni teşvik ettiği için teşekkür ederim.

 

Bu kitapta yer alan yazıların birçoğu bir okuyucu denetiminden veya eleştirisinden geçmiş sonrakiler onlardan beslenmiştir. Ya takdir veya eleştiri ifade eden bütün mesajlar dikkate alınmıştır. O açıdan gazete yazılarının diyalojik özelliklerinin onlara ayrı bir değer kattığını düşünüyorum. Bu değeri artıran dikkatli ve takipçi okuyucularıma takdir ve şükranlarımı ifade etmem gerekiyor.

 

Buradaki yazıların her birini, yayımlanmadan önce mutlaka okuyarak daha güçlü bir sağduyu denetiminden geçiren eşim Mevlüde, aynı zamanda bu çalışmanın bütün duygusal seyrine de eşlik etmiştir. Bir teşekkürle geçiştirilemeyecek haklar ona ait tabi…

 

Yasin Aktay

Konya 2010

Bu haber toplam 2365 defa okunmuştur
Önceki ve Sonraki Haberler

HABERE YORUM KAT

YORUMUNUZ UYGUNSUZDUR!