1. HABERLER

  2. GÜNCEL

  3. Kütüphanemdeki kitapları kim yürütüyor?
Kütüphanemdeki kitapları kim yürütüyor?

Kütüphanemdeki kitapları kim yürütüyor?

Artık hayatımda yeni bir dönem başlıyordu. Kapıdaki yazıyı mı merak ediyorsunuz?

A+A-

Mehmet Nuri Yardım

            Bana mı öyle geliyor, yoksa hayal mi görüyorum, doğrusu bilmiyorum. Ama kütüphanemde son zamanlarda gözle görülür bir değişiklik oluyor, kitaplarımın sayısı azalıyor. Kitapların yerleri değişiyor, aradıklarımı ise bulamıyorum. Sanki gün gün eksiliyor kültür hazinem. Ne oluyor, kim karıştırıyor? Hangi kitabın nerede olduğunu bilirdim eskiden. Eğri büğrü dursa da aradığım kitabı yerinde bulur, çıkarır, bakar sonra tekrar yerine koyardım. Ama son günlerde yerine koyduğum kitabı bir daha göremiyorum. Ne oluyor yahu? Evet evet eminim, kütüphaneme birileri dokunuyor. Dokunsa ne gam, kitaplarımı yokluyor, hoşuna gidenleri alıp gidiyor.

mehmet nuri yardım

            Evden yana tereddüdüm yok, kimseden şüphe etmiyorum tabiî. Herhalde dışarıdan gelen biri yürütüyor kitaplarımı. Pencereden aşağıya bakıyorum. Dört kat… Mümkün değil, halatla biri asılsa orta katların penceresinde kopar ip. Sağlam urgan olsa bile olsa dayanamaz, mümkün değil. Menhus kişi, dış duvara merdiven dayamaya kalksa Fatih İtfaiyesi’nin bütün merdivenlerini birleştirse yine de yetişemez pencerenin mermerliğine. Üstelik hareketli bir sokak bizimkisi. Gece veya gündüz öyle alelade hırsızlık yapılabilemez. Peki alttan değil de yan dairelerden biri girebilir mi? Hayır! Sol tarafımızda resmi bir daire var. Penceresi pek uzak. Sağ taraftaki komşumuzun penceresi de benim odaya bir hayli  mesafeli. Peki tepeden bindirme olabilir mi? Yani üst kattaki komşumuz halatla aşağıya kendisini sarkıtıp kütüphaneye dalabilir mi? Olamaz? İyi dostuz Nizamettin Bey’le. Yapmaz öyle bir şey, üstelik kitaba da fazla merakı yoktur. Hatta benim bu kadar kitap düşkünlüğümü de belki de şaşırarak seyrediyordur yılardan beri.

            Neyse harici bedhahlardan yana kuşkum gereksiz demek. Şimdi içeriye bakmam lâzım. Acaba eve gelen misafirler mi, ziyaret maksadıyla odama girip üçer beşer kitap alıp çantalarına koyuyorlar?  Hanıma soruyorum. “Hayır, gelen misafirlere odayı göstersem bile, onları yalnız bırakmıyorum. Kitaplarına ne kadar düşkün olduğunu biliyorum çünkü.  Peki, bu da güzel. Yani dışarıdan gelenlerden kuşkulanmaya hâcet yok. Harici taarruz söz konusu değil. Evin içinde bir teftişe çıkayım bâri.

Önce bizim “Mommo”yu yokladım. Küçük havuzunda usul usul yüzüyor. Yanaştım. O da havuzcuğundan beni gördü, yanaştı. Tatlı tatlı bana bakmaya başladı. Bakışlardan anlarım. Hem suçlu kişi kendini hemen ele verir. Ben baktıkça Mommo da  bana dik dik gözlerini dikti. Bu küçük kaplumbağayı belki dakikalarca seyrettim. O da tenezzühüne devam etti. Karşılıklı uzun uzun bakıştık. Gören de sevdalanmışız zannedecek. Hiç renk vermiyor tosbağacık. Ama sonra düşündüm ki, Mommo kitapları nasıl yüklenecek, nereye taşıyacak, biricik mekânı, meskeni bu küçük havuz. Koca koca kitapları havuzda okuyacak değil ya… Saklayamaz da… Hem onun yürüyüşüyle bu kadar kitap bir yerden başka bir yere nasıl taşınabilir ki? Hayır hayır yapmaz. Mommo ‘babacığı’nın kütüphanesine el sürmez. Ama kâğıt sever, dergi sever, kitap ve küpür aralarında dolaşmaktan hoşlanır. Sırtının sert kabuğunu kaşıtır da durur. Mommo benden yana ‘temiz’ çıktı. Beraat etti yani. Belli ki, kitapların yürütülmesinde hiçbir kabahati yok… Bu yüzden rahat bir ifade ile, sırtını dönüp küçük havuzunun derinliklerine dalıp gitti.

Sıra ikinci şüphelideydi. Ömercik, bilgisayarında kendi halinde oynuyordu. Selâm verdim, mânâlı mânâlı sordum: “Ömercik kitaplarla aran nasıl?” “İyidir baba biliyorsunuz, okuyorum.” Zannetti ki, her zamanki tavsiyelerde bulunacağım: “Bilgisayar yeter, biraz da kitap oku!” Hayır derdim bu sefer başka. Kütüphaneme dadanan kişi Ömer mi yoksa, diye kuşkulanıyorum.  Konuşmaya başladık:

- Ömercik kütüphaneme sık sık uğruyor musun?

- Ödevim için bazen baba. Niçin sordun?

- Bazı kitaplarımı bulamıyorum da… Acaba diyorum…

- Ne yapacağım kitaplarını baba! Benim zaten çok kitabım var. Üstelik lâzım olunca senden istiyorum, veriyorsun.

Doğru söylüyor, Ömer’in böyle benim gibi kitap toplamak, kütüphane kurmak gibi bir meselesi de yok. Kitabı alır, okur ve yerine koyar. 

İkinci şüphelendiğim kişi de masum çıkmıştı. Anlaşılan bir çok kişinin günahına girmişim. Neyse ben derin araştırmamı sürdüreyim. Bir dedektif gibi sorgulamaya devam ediyorum herkesi. Hanıma doğru yürüdüm bu sefer. Mutfaktaydı. “Yahu hanım benim kütüphaneye son zamanlarda giren çıkan var mı?” “Yok, hayrola?” “Hayır da, bazı kitaplarımı bulamıyorum.  Koyduğum yere bakıyorum, yok. Acaba diyorum sen mi alıyorsun okumak için?” Hemen savunmaya geçti, hatta suçlamaya: “Eh bu kadar kitap getirirsen eve, neyin nerde olduğunu bilmezsin tabiî. Hep söylüyorum, gerekli olanları tut odanda. Hepsini değil. Bak ipin ucu kaçtı. Şimdi de aradığın kitabı bulamıyorsun. Üstelik temizliğini yapmak da zor. Rafların önündeki bir kitabı alıyorum, üçü beşi dökülüyor. Pencereleri rahat silemiyorum bu yüzden. Bence azalt kitapları. Sana sıkıntı, bana eziyet…”

Hayda… Bir de azar işittik gördünüz mü? Buna düpedüz fırça yemek derler ama hadi şimdi sesimi çıkarmayayım. İz üstündeyim. Sinirlerime hâkim olmalıyım. Önce araştırmamı sonuçlandırmalıyım tabiî.

Anlaşıldı. Hanım da masum çıktı bu ‘kayıp kitap’ dâvâsında… Geriye bir Kerem kaldı. Evde değildi, dışarıda arkadaşlarıyla beraberdi. Sabırla bekledim. Avını bekleyen bir avcı gibiydim. Sipere yattım, tetikte duruyorum. Çok geçmedi, yarım saat sonra zil çaldı. Gelen Kerem’di. İçeri girdi, selâm verdi, odasına çekildi.

Ben soruları kafamda kurguluyordum. Ne sormalıyım, nasıl sormalıyım. Ne şekilde kıstırmalıydım suçluyu? Sahi nasıl da aklıma gelmemişti. Kerem de edebiyatçı. Üniversitede okuyor üstelik. Tabiî canım. Olsa olsa o almıştır. Başka kim olabilir? Niçin başkalarından şüphelendim, neden başkalarının günahını aldım. Elbette Kerem’dir kitap yürütücüsü. Az sonra bütün dikkatimi gözlerimde toplayarak odasına gittim. Masasında oturmuş her zamanki filozofça eda ile çalışmaya başlamıştı. Ansızın ilk soruyu sordum. “Kerem  kitaplarımı sen mi alıyorsun?” Bana doğru döndü, uzun uzun baktı. Kerem’in garip bakışları vardır. Dümdüz, dupduru,  dik dik bakar. Öfkeli midir, sevinçli midir bilemezsiniz. Hüzünlü müdür, huzurlu mudur anlayamazsınız. Öyle delici bir şekilde ve zekice bakar. O bakışlardan bir mânâ çıkaramazsınız. Bu muazzam temaşadan bir müddet nasibimi aldıktan sonra şu karşılığı buldum:

- Baba yaaaa….

Şimdi bu ne demek? İtiraf mı gizlidir bu serzenişte, red mi? Özür mü bulursunuz altında, masumiyetin sırrı mı? Bilemedim, anlayamadım. Aramızda şu diyalog geçti:

- Kerem aradığım kitaplarımı bulamıyorum da… Acaba sen mi karıştırıyorsun kütüphanemi?

- Ödevlerim için bazı kitaplar lâzım oluyor. Onları alıyorum. Üstelik tozlarını silip temizliyor, sonra da okuyup kütüphaneme koyuyorum. Ne var bunda?

Hayda!… Ne rahatlık, ne gamsızlık, ne serazatlık… “Ne varmış bunda?” Tabiî hiçbir şey yok… Benim yokluk devrimde, mahrumiyet zamanımda cebimdeki harçlıklarla satın aldığım o nazlı, nazdar ve nazenin kitaplarımı alıp odasına getiriyor, haber verme ihtiyacı bile hissetmiyor. Oh ne âlâ…

- Peki oğlum ama haber versen? Hiç olmazsa ben onları merak etmesem, aramasam. Nerde olduklarını bilsem.

- Baba zaten odanda çok kitap var, çoğuna da bakamıyorsun. Hepsinin üstünde bir karış toz var üstelik.

Eh görüyorsunuz değil mi aziz okuyucular, ikinci fırçayı da oğulcuğumdan yedim. Hem de adamakıllı sert bir fırça. Sineye mi çekeyim, karşılık mı vereyim, bilemedim.

Gözlerim Kerem’in küçük kütüphanesine daldı. Ooo, eski âşinalar hep buraya taşınmış… İşte Sezai Karakoç külliyatı… İsmet Özel kitapları… Mustafa Kutlu’nun, Sadık Yalsızuçanlar’ın, Ahmet Turan Alkan’ın bazı eserleri… Yahu bunlar ne zaman tebdil-i mekân ettiler, benden habersiz nasıl oldu da buraya göç ettiler? Mehmed Niyazi’nin Varolmak Kavgası’nı uzun zamandır arıyordum, bu kitap da ‘korsan kütüphane’den çıktı.

Ne diyeceğimi bilemedim bir an, nasıl hareket edeceğimi de… Bizim hanım o arada içeriye girdi… Meselenin nezaketini anlamıştı. Beni teskine çalıştı:

- Niye kızıyorsun? Bak ne güzel oğlun büyümüş de edebiyatçı olmuş. Üstelik senin karıştırmaya fırsat bulamadığın kitapları çocuk alıp okuyor, daha ne istiyorsun? Sevin bence. Meslektaşın o senin. Hadi bakalım anlaşın.

Düşündüm, taşındım, vallahi hanım haklı. Evet evde bir meslektaşım vardı artık.

İyi de şu kitap meselesi ne olacak, kütüphanem her gün hep böyle kan mı kaybedecek?

Aradan bir zaman geçti. Bir gün Kerem bir istekle karşıma geldi.

- Baba, kütüphanem çok küçük, Marangozlar sitesine gidelim de adam gibi bir kütüphane yaptıralım benim için.

- Yetmiyor mu şimdiki…

- Yetmiyor tabii…

- Peki, İbrahim Ustaya haber vereyim, akşam gelip ölçü alsın.

Çâresiz kalktım, marangozumuzu aradım. İyi sanatkârdır İbrahim Usta. Kerem’in beşiğini de o yapmıştı 1990’da. Şimdi o bebeğin kütüphanesini yapmaya gelecek.

Akşam İbrahim Usta geldi. İki duvara dayalı, uzun ve geniş bir kütüphane siparişi verildi. Bir haftaya kadar kütüphane getirildi ve yerine konuldu. Artık Kerem’in kütüphanesi neredeyse benimki kadardı.

Gün geldi aradığım kitapları bulamayınca ikinci kütüphaneye dadanıyordum. Ama oradan kitap çıkartmak o kadar zor ki… Kerem varsa vermiyor. O olmayınca ya annesi müdahale ediyor: “Bak çocuğun kitaplarını alma, yazıktır, günahtır!” Hanım da dışarıdaysa bu sefer Ömer dikeliyor önüme. “Baba ya! Abi şimdi aradığı kitabı bulamayacak, lütfen alma!”

İyi yere dükkân açtık, e mi? Kendi kitaplarımı geri alamıyorum. Muhacir eserler gitti gider. Artık onlar göçmen değil o odanın ebedî sâkinleri… Ne iş yahu, anlayamadım gitti. Bazen evde yalnız kalırım. Bir hamle ile çocukların odasına girerim. Sanki mahrem bir mekâna habersiz giriyormuşum gibi geliyor artık bana. O cânım kitaplarımı görüyorum, ama alamıyorum ki… Bu sefer içimdeki vicdan efendi engelliyor. “Yapma. Evde kimse yokken Kerem’in kütüphanesinden kitap aşırmak sana yakışıyor mu?”

Görüyorsunuz garabeti değil mi dostlar. Kendi kitaplarıma dokunamıyorum. Bu hâlin bir deyimi vardı yanlış hatırlamıyorsam, dur bakalım nasıldı? Hah… Şöyle… “Kendi paranla rezil olmak…” Biz de zengin kütüphanemizle züğürt düştük. Neyse…

Bir gün yine aradığım bir kitabı bulamayınca büyük oğlumu huzura çağırdım.

- Bak Kerem, dedim. Bu iş böyle olmayacak. Şimdi benim bir kütüphane tasnifim var. Gördüğün gibi karşıdaki kitaplar ansiklopedi ve edebiyat tarihleri… Yanlarında sözlükler… Şu sol taraftaki dolaplarda yaşayan yazarların kitapları duruyor. Sağdakiler ise ebedî âleme göçmüş şair ve yazarlarımızın eserleri… Pencere kenarında hâtıra ve portreler duruyor. Bir de ben yazarların bütün kitaplarını bir arada tutmayı seviyorum. Yani külliyatlar bir arada olmalı. Sen bir kaçını alınca o dizilerin bir anlamı kalmıyor. Orada bir kitabı bulamayınca, sanki bende yokmuş vehmine kapılıyorum. Hatta gidip satın alıyorum. Onun için lütfen kitapları tek tek alma burdan, ya bütün külliyatı al veya dokunma!

Sözüm ona bu bir ültimatomdu. Kerem aynı malum bakışlarla, gözlüğünün altından uzun uzun baktı. Ben bu suskunluğun altında kabulü ve teyidi anladım veya öyle anlamak hesabıma geldi. Eh atalar sözüdür: “Sükût ikrardandır.”

Birkaç gün geçti bu tarihî konuşmanın ardından. Bir de geldim baktım ki, oooo… O semiz ve yüzü kanlı kütüphane, dağlarda aç kalmış keçi gibi çelimsizleşmiş, solup sararmış, harap ve bîtap hâle düşmüştü. Dolapların neredeyse yarısı boşalmış… Boş raflar dolu raflardan daha fazla… “Hayrola” dedim kendi kendime. Bir insafsız sahaf mı eve girdi ve doğruca odama daldı. Benim o müstesna kitaplarımı çuvallarına doldurup kaçırdı mı yoksa? Yok canım olabilir mi hiç? Sandalyeye oturdum, bir nefes aldım. Derin düşüncelere daldım. En sonunda şöyle bir çâreye başvurdum. Kartondan iki levhâ hazırladım. Birine “Mehmet Nuri Kütüphanesi” yazdım, diğerine de “Fatih Kerem Kütüphanesi” Benimkini kapının koluna astım,  diğerini de çocukların kapısına… Bu kararımı da şifahi olarak kendisine söyledim:

- Bak oğlum, artık resmen senin de bir kütüphanen var. Bu odadaki de benimkisi. Senin kütüphanen sana, benimki bana… Bir daha karıştırmak, kitap almak yok, tamam mı?

Bu sözleri sarf ettikten sonra o bildik bakışlara hedef olmamak için kapıyı kapatıp döndüm. Artık rahattım. Oh ne güzel! Bundan böyle hiç kimse kütüphaneme ilişemeyecek.

Böyle düşündüm ama bir iki güne kadar büyük bir hayal kırıklığı yaşadım. Bir geldim gördüm ki, yine Divanların ve halk edebiyatı kitaplarının olduğu raflarımdan kitaplar indirilmiş. Kızsam, bağırsam ne yazar. Olan olmuş bir kere.

Salonda uzun uzun düşündüm, taşındım ve kararımı verdim. Bu sefer ben odama kararlı bir şekilde girdim. Vedalaşmanın vakti gelmişti. Her zaman elimin altında bulunması gereken ansiklopedileri, sözlükleri, tarihleri dışarıya çıkardım. Salondaki raflara tek tek dizdim. Hâtırat ve biyografileri de unutmadım. Ardından bazı kaynak eserleri kucaklayıp salona getirdim. Sonra odamda kapıya astığım levhayı çıkardım. Kartonun arkasına siyah keçeli kalemle üç kelimelik bir yazı yazdıktan sonra kütüphanemin kapısına astım. Salondaki kanapeye uzandım, derin bir nefes aldım. Ohhh… Artık hayatımda yeni bir dönem başlıyordu. Kapıdaki yazıyı mı merak ediyorsunuz. Söyleyeyim: “Fatih Kerem Kütüphanesi 2” 

Bu haber toplam 1907 defa okunmuştur
Önceki ve Sonraki Haberler

HABERE YORUM KAT

YORUMUNUZ UYGUNSUZDUR!