1. HABERLER

  2. GÜNCEL

  3. Bir Profesörün Umre Anısı 1
Bir Profesörün Umre Anısı 1

Bir Profesörün Umre Anısı 1

Ben seni o an, senin ülkende, şehrinde, o esmer teninin altında düşündüm. Belki de boncuk boncuk terini alnından silerken ağlayan bir çocuğa teselli veriyordun ya da bir yetimin başını okşuyordun. Ya da yuvası bozulan bir kuşa üzülüyordun.

A+A-

Aslında belki de hep düşündüğüm ama hep yarına ertelediğim bir yolculuktu Umre. Hatta bütün sosyete Umreye gitmeye başlayınca içimden geçirdiğim birbirine zıt iki düşünce hâsıl oldu: Birincisi neden ben gitmeyeyim oldu, ikincisi ise bu modaya kapılmama düşüncesiydi.

Bazen nasip kısmettir hayat ve bir anda karar verirsiniz. Benimki de öyle oldu. Şaka gibi bir karardan sonra İstanbul’un koşturmacasın dan, yoğun tempomdan sıyrıldığımda sadece havaalanına yolculuk için vakit kalmıştı. Bilgisayarımı kapatıp, kapıyı çektim ve çıktım evden. İçimde bir heyecan elbette vardı ama o yoğunlukta yine de bunu çok hissedebildiğimi söyleyemem.

Bu arada yaptığım bazı şeyler vardı. Helallik istedim insanlardan. Kimi belki de sırf ısrarım için helal etti hakkını, kimi de içten gelerek. Ama ben, Peygamberimizin şehri Medine’ye indiğimde hakkımı hiç helal etmeyeceğimi düşündüğüm insanlara bile helal etmiştim bütün haklarımı.

Yanıma bilgisayar almadım, aslında uluslararası dolaşıma açık olmasına rağmen bir kere bile telefonumu açmadım.  Hani şairin dediği gibi, gönül penceremin dünyaya kapalı, Allah’a açık olmasını istedim. İşleri ve bütün meşgalemi, yola çıkarken kapıyı çektiğimde arkada, evde bıraktım.

Katıldığım turda ilk durak Medine idi. Peygamberimizin şehri yani ve orada Mescid-Nebevi (Peygamber Mescidi) vardı, içinde Cennet Bahçesi denilen yerde, yaşadığında Peygamberimizin oturduğu ev ve vefatında ise defnedildiği mekân...

Medine sokaklarında aslında ilk aradığım şey gül kokusu idi. Duyabilir miydim acaba Peygamberimizin remzi olan kokuyu dedim ama nafile.... Yaklaşık 50 derece sıcakla kavrulan bir şehirde, karmaşanın ortasında, sokak satıcılarının çevrelediği Mescid-i Nebevi yakınında da duyamadım aslında. Ah bu karmaşa ve kazanç, ah bu şehirleri aynı boyaya mahkûm eden anlayış. Ortalama kazanç anlayışının hâkim olduğu şehirlerden biriyle karşılaştım orda da. Mescid-i Nebevi’nin duvarlarına kadar bu anlayış kuşatmıştı şehri, Mescid, içeride her şeyden, bütün kötülüklerden uzak, sakin bir dua adası gibi kalakalmıştı.

İlk işimiz, Mescid-i Nebevi’ye uğramaktı elbet.

Mescide Peygamberimizi selamlayarak girdik. Bu harika bir duyguydu. Ben geleneksel olarak Müslüman doğmuş biriyim. İç Anadolu’da yaşayan herkes gibi inandım önce, ama daha önce yazdığım gibi, okudukça çok sevdim Peygamberimizi.

Turda bir ara ‘çok büyük adam bu bizim Peygamberimiz’ dediğimde bazılarının bana garip baktığını hissettim. Ama içten söylediğim bir laftı. Bu kadar insan olmayı başarabilen ve baştan sona sevgi, dostluk, ahlak ve edep olan biri, ancak Peygamber olabilirdi. Ben bu kadar asırdan sonra işte o gün

o saat, kabrinin önünden geçerken sadece dudaklarımdan değil, selamımı yüreğimden vermiştim.

Ben, annemden babamdan duyarak öğrendiğim adını, ama asıl seni, hayatını okudukça sevdim. Dünya kadar yüreğinde herkese, bütün insanlara, bütün canlılara yer ayırdığın için sevdim seni.

Uçakla senin şehrine inerken, insansız çöllerde, simsiyah kayalıklarda nasıl böyle aydınlık ve dünya kadar kocaman yürekli insan olabilir diye düşündüm.

Ben seni o an, senin ülkende, şehrinde, o esmer teninin altında düşündüm. Belki de boncuk boncuk terini alnından silerken ağlayan bir çocuğa teselli veriyordun ya da bir yetimin başını okşuyordun. Ya da yuvası bozulan bir kuşa üzülüyordun.

Ben Müslüman olarak doğmuştum ama inan nerde doğarsam doğayım, seni ilk okuduğumda her yerde hayranın olurdum yine de. 

Sana dualar okumak istedim o an. Ama ne okunurdu sana bilemedim ki.

Sadece seni düşündüm, uçsuz bucaksız o çöllerde çöller kadar kuru gönüllere neler ektiğini, nasıl yağmur olduğunu, indiğini ve gül bitirdiğini... Sana o an dua edemedim ama içimde sen vardın, bütün aklım, hislerim, zekâm sana odaklanmıştı.

Sonra bir dua buldum. Allah’ım dedim, bana Peygamberini tanımayı ve anlamayı lütfet... Ben, seni çok okudum ama tanımayı, anlamayı istedim. Gerçekten sana zulmedilirken, sokaklarda taşlanırken ne düşünürdün? Kızar mıydın? Öfken nasıldı? Tebessümün nasıl olurdu sevinince? Nasıl ağlardın bir yetimle? Ellerin duada nasıldı? Yüzün hangi şekildeydi yalvarırken?

Mesela iki sokak altta otursaydın da ben sana bir akşam gelebilseydim, kapını çalabilseydim, misafirin olabilseydim.

Hasta olduğumda seni bekleseydim.

Bir akşam bir ihtiyacım olduğumda elimde tabağım sana gelebilseydim. İşte hepsini görmek, bilmek yaşamak istedim o an.

Ben, seni el yordamıyla tanıdım.

Hikâyelerden, masallardan önce.

Sonra büyüdükçe yaşadığım ülkedeki kavgalardan, sonra dünyada sana çalınmak istenen karalardan.

Önce ben de kızdım sana laf atanlara. Ama sonra senin taşlandığın bir köyden çıkarken yaptığın duan geldi aklıma: ‘Allah’ım bunları affet, onlar bilmiyorlar’...

İlk indiğim gün, senin mescidinde bir adam vardı, yüz binlerce sana inanın içinde. Sadece seni daha iyi, daha iyi tanımaktı dileği... Senin hislerini içinde hissetmek isteyen biri bu. Gönül tellerini sana ayarlamaya çalıştı o an. Seninle aynı perdeden çalmak istedi, inleyen bir kırık beste gibi, bütün dünyaya adanmış şarkı olmak istedi seninle...

Bu hislerle selamladım seni, çaldım kapını...

Varsa destur içeri girmeye, kapındayım işte... Ayakta bekliyorum buyur demeni.

Selam sana ey kâinatın efendisi

 

Bu haber toplam 1502 defa okunmuştur
Önceki ve Sonraki Haberler

HABERE YORUM KAT

YORUMUNUZ UYGUNSUZDUR!